Toprağa, Emeğe ve Mirasa Adanmış Hayatlar

Üretici
Hikayeleri

Safranbolu’nun bereketli toprakları; Hititlerden Roma ve Bizans dönemine, oradan da Osmanlı’ya uzanan köklü bir tarım ve gastronomi kültürüne ev sahipliği yapmaktadır. Ancak bu eşsiz mirasın günümüze ulaşması bir tesadüf değildir; bu, doğanın zorluklarına, sanayileşmenin cazibesine ve unutulmaya karşı tek başına direnen, toprakla simbiyotik bir bağ kurmuş üreticilerimizin destansı mücadelesinin sonucudur. “Üretici Hikayeleri” bölümümüzde, sadece birer çiftçi değil, aynı zamanda bulundukları coğrafyanın “genetik koruyucuları” olan kahramanlarımızın ilham verici yolculuklarına tanık olacaksınız.

Safranbolu Çavuş Üzümü

Safranbolu’nun tarım tarihi derinlemesine incelendiğinde, bağcılığın ve üzüm üretiminin safran kadar eski, hatta arkeolojik kanıtlara bakıldığında çok daha köklü bir geçmişe sahip olduğu görülmektedir. Yapılan arkeolojik ve yüzey araştırmaları, bölgede Roma ve Erken Bizans dönemine tarihlenen kaya mezarlarının ön cephelerinde, khamosorion (tekne tipi) mezar taşları ve steller üzerinde iri taneli üzüm salkımları, asma dalları, bağ çapası ve bağ bıçağı gibi tarım aletlerinin ince bir işçilikle tasvir edildiğini ortaya koymaktadır. Özellikle Hacılarobası ve Üçbölük (Ilbarıt) köyleri civarındaki kaya mezarlarında tespit edilen devasa pres ağırlık taşları (litus) ve 2-3 tonluk küpler (pithoslar), Safranbolu ve çevresinin Antik Çağ’da Paphlagonia bölgesinin en önemli bağcılık ve üzüm üretim merkezlerinden biri olduğunu kesin olarak kanıtlamaktadır.

Cafer Oel: “Üzümcü Dede” ve Bir Genetik Türün Kurtarılış Destanı

Safranbolu’nun Yazıköy köyünde yaşayan Cafer Oel, yörede “Üzümcü Dede” olarak tanınan, sofralık üzümlerin kralı olarak bilinen Çavuş üzümünün yok olmasını tek başına engelleyen epik bir figürdür. Asıl mesleği marangozluk olan ve sadece ilkokul mezunu bir Anadolu insanı olan Cafer Oel’in bağcılığa olan inanılmaz tutkusu, 1952 yılında babasına ait 5 dönümlük arazide başlamıştır.

Oel’in hikayesi, tam anlamıyla ekolojik bir kriz anında alınan cesur ve kritik bir kararla şekillenir. Endüstriyel fabrikaların maaş cazibesine kapılan köylüler bağlarını birer birer terk ettiğinde, yöreye has ince kabuklu, oldukça iri taneli, bol sulu, salkımları dolgun ve çekirdeklerinin içinin boş olması sayesinde ağızda eşsiz bir rayiha bırakan Safranbolu Çavuş üzümü nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Oel, o dönemde köyde, bakımsızlıktan kurumak üzere olan ve sağlam kalabilmiş sadece 8-9 adet Çavuş üzümü çubuğunu (kalemini) bulup kendi arazisine dikerek bu eşsiz genetik materyali son anda kurtarmıştır. Kendi ifadesiyle durumun vahametini şu sözlerle anlatır: “Bizim köyümüz eski Rum köyü. Köyümüzde Roma döneminden beri bağcılık yapılırmış. Ama zamanla köydeki vatandaşlarımız Demir Çelik fabrikasına çalışmaya gidince, bağcılık da yok olmaya başlamış. Ben 1952 yılında babama ait 5 dönümlük alanda köyümüzden aldığım bağ kalemlerini yetiştirmeye başladım. Eğer o gün o 8-9 tane kalan çavuş üzüm çubuklarını toprağa dikmeseydim, bugün belki de sadece yöremizde yetişen, tadı ve şekli özel bu üzüm çeşidi yok olacaktı. Ben Rumlardan kalma çavuş üzümünü yaşatmak için çaba sarf ediyorum.”.

Cafer Oel’in misyonu sadece birkaç fidanı kurtarmakla sınırlı kalmamıştır. O, on yıllar boyunca bıkmadan usanmadan ürettiği Çavuş asma kalemlerini çevredeki köylere (Çerçen, Konarı, Gayza gibi) ücretsiz veya cüzi bedellerle dağıtarak bölgedeki bağcılık kültürünü adeta sıfırdan yeniden inşa etmiştir. Marangozluktan ve üzümden kazandığı her kuruşu yine bağcılığa, fidan üretimine ve toprak ıslahına yatıran Oel, zamanla arazisini 10 dönüme çıkarmış ve bu devasa alanın tam olarak yüzde 50’sini sadece Safranbolu Çavuş üzümünün üretimi ve genetiğinin korunmasına ayırmıştır.

Cafer Oel’in ziraat vizyonu sadece yerel türlerle sınırlı kalmamış, adeta bir botanik bahçesi yaratmıştır. Sahip olduğu 10 dönümlük bağda, Çavuş üzümünün yanı sıra Cardinal, Alfoz, Müşküle, Yalova İncisi (İnci), Yalova Beyazı ve çeşitli İtalyan üzüm çeşitlerini de büyük bir başarıyla yetiştirerek genetik çeşitliliği artırmıştır.

Cafer Oel’in bağcılığa olan adanmışlığı, insanüstü bir gayret ve fiziksel acıları hiçe sayan bir fedakarlık barındırır. İlerleyen yaşında hayatını koltuk değnekleriyle sürdürmek zorunda kalmasına rağmen, bağdaki budama, aşılama ve çapalama çalışmalarını hiç aksatmamış, tüm yaz mevsimini köyden uzakta bağ evinde geçirerek asmalarına bir bebek gibi bakmaya devam etmiştir.

Üzümcü Dede’nin yıllara dayanan derin ekolojik gözlemleri, Çavuş üzümünün teruar (terroir) özelliklerini de bilimsel bir kesinlikle ortaya koyar. Oel, bu spesifik üzümün sadece Safranbolu ile Toprakcuma arasında kalan belirli bir coğrafi koridordaki hava akımına, neme ve kalkerli toprak yapısına ihtiyaç duyduğunu ampirik olarak kanıtlamıştır. İskenderun gibi farklı iklimlere hevesle gönderdiği Çavuş kalemlerinin büyümediğini, yetişse bile aynı meyveyi vermediğini; hatta Karabük’ün coğrafi olarak yakın diğer köylerinde bile aynı eşsiz rayihaya ulaşılamadığını tespit etmiştir. Cafer Oel’in tek başına koruduğu ve ekolojik haritasını çıkardığı bu ampirik bilgi, modern ziraat biliminin teruar kavramıyla birebir örtüşmüştür. Nitekim İl Tarım ve Orman Müdürlüğünün desteklediği girişimler sonucunda Safranbolu Çavuş Üzümü, 2022 yılı itibarıyla “Coğrafi İşaret” alarak bu benzersiz kalitesini ve Cafer Oel’in haklılığını resmi olarak tescillemiştir.

Safranbolu Safranı ve Ekolojik Diriliş

Safran (Crocus sativus L.), dünya tarım tarihinde eşine az rastlanan biyolojik özelliklere sahip bir kültür bitkisidir. Süsendiller (Iridaceae) familyasına ait olan bu bitki, triploid (3n=24) genetik yapısı nedeniyle doğada tohum veremeyen, tam anlamıyla kısır bir bitkidir. Bu son derece kritik biyolojik gerçeklik, safranın doğada rüzgar, böcekler veya kuşlar aracılığıyla kendi kendine çoğalamayacağı; mutlak surette insan eliyle, toprak altındaki kormların (soğanların) sökülüp ayrılarak yeniden dikilmesi yoluyla (vejetatif olarak) üretilmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, safran tarımının bir coğrafyada sadece birkaç yıl bile kesintiye uğraması, o bitkinin o topraklarda genetik olarak tamamen yok olması ve bir daha geri dönmemesi demektir. İnsan emeği ile bitkinin varoluşu arasındaki bu simbiyotik ilişki, safran üreticilerini doğrudan birer “genetik koruyucu” konumuna yükseltmektedir.

Tarihsel perspektiften bakıldığında safran, MÖ 2. binyılda Hititler döneminden beri Anadolu’da bilinen ve “şifalı drog” olarak kullanılan bir bitkidir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde safran üretimi bu topraklarda doruk noktasına ulaşmış, özellikle 1858 yılında yalnızca İngiltere’ye 9.705 kilogram safran ihraç edildiği resmi devlet kayıtlarına yansımıştır. Bu devasa üretimin merkez üssü, Karadeniz’in kuzeybatısındaki Safranbolu ve çevresiydi. Ancak 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde, savaşlar, iç karışıklıklar, zorlu el işçiliği, endüstriyel boyaların ortaya çıkışı ve sosyo-ekonomik çöküntüler nedeniyle üretim hızla gerilemeye başlamıştır. 1913 yılına gelindiğinde tüm Osmanlı coğrafyasındaki üretim yalnızca 500 kilograma kadar düşmüş, 1980’lere yaklaşıldığında ise Safranbolu’da safran üretimi tamamen unutulmaya yüz tutarak, sadece Davutobası köyündeki bir iki hanenin avlusunda sıkışıp kalmıştır.

Hatice Özkul: Bir Ömrü Safrana ve Toprağa Adamak

Safranın Safranbolu topraklarında tamamen yok olmasını engelleyen ve onu 21. yüzyıla taşıyan en kritik ve sembolik isimlerin başında Hatice Özkul gelmektedir. 1931 yılında Safranbolu’nun Davutobası köyünde dünyaya gelen Özkul’un hayatı, safranın 20. yüzyıldaki çöküş ve yeniden diriliş dönemleriyle tam bir paralellik içinde geçmiştir. Çocukluk yıllarında, Davutobası’ndaki her hanede safran üretildiği, köyün adeta mor bir halıyla kaplandığı altın dönemde bitkiyle tanışan Özkul için safran, yalnızca bir tarım ürünü veya ticari bir meta değil, çocukluğunun en derin duyusal ve duygusal belleğidir.

Hatice Özkul’un hatıralarında, safran hasadı sonrasında bakır tepsilere kurutulmak üzere serilen safran iplikçiklerinin (stigmaların) tüm köye yaydığı o eşsiz, iyodoform ve samansı koku, onun çocukluk anılarının merkezine yerleşmiştir. Hatice Özkul’un safranla olan bağının derinleşmesinde, dönemin kırsal takas ekonomisinin bıraktığı izler de çok büyüktür. Babasının, binbir emekle hasat edilen safranı kuşağına özenle sararak Safranbolu merkezine götürmesi ve karşılığında eve birbirinden renkli, tatlı akide şekerleri getirmesi, safranın hane halkı için sadece bir bitki değil, doğrudan bir refah, mutluluk ve yaşam sevinci kaynağı olduğu fikrini onun zihnine silinmez bir biçimde kazımıştır.

Hayatının ilerleyen evrelerinde, 18 yaşında köyün muhtarı Bayram Özkul ile evlenen ve üç çocuk, yedi torun sahibi olan Hatice Özkul, eşinin köyde çeyrek asrı aşkın süre yürüttüğü muhtarlık görevi boyunca köyün sosyal dokusunun da temel direklerinden biri olmuştur. Okuma yazması olmamasına rağmen, inanılmaz bir hafızaya sahip olan, duaları ve hikayeleri ezbere bilen, köy halkının sağlık sorunlarında ve cenazelerinde ilk yardıma koşan bu bilge kadın, köyün “toprak anası” figürüne dönüşmüştür.

1980’li ve 90’lı yıllarda, ekonomik zorluklar, gençlerin Karabük Demir Çelik Fabrikası’na veya büyükşehirlere göç etmesi ve safranın gerektirdiği aşırı yoğun emek nedeniyle köydeki hemen hemen tüm aileler safran üretimini terk etmiştir. Tam bu kırılma anında Hatice Özkul bu mirası bırakmayı kesin bir dille reddetmiştir. Onun bu kararı, sıradan bir kırsal muhafazakarlık veya inat değil, bitkinin genetiğine ve atalarından devraldığı mirasa yönelik derin bir ekolojik ve kültürel sorumluluk bilincidir. Safranın kısır biyolojisi göz önüne alındığında, Hatice Özkul’un her ağustos ayının kavurucu sıcağında toprak altındaki kormları söküp ayırması, hastalıklı olanları ayıklayıp sağlıklı olanları eylül ayında yeniden kendi elleriyle dikmesi, bir kadının koskoca bir biyolojik türün o topraklardaki devamlılığını tek başına omuzlaması anlamına gelmektedir.

Her kasım ayının soğuk sabahlarında, gün ağarmadan, daha çiğ taneleri bitkinin üzerindeyken tarlaya giden Hatice Özkul, çiçeklerin güneş ışığında hızla solup kalitesini yitirmesini engellemek için zamana karşı yarışmıştır. 11 Ocak 2021 tarihinde, tam 90 yaşında hayata gözlerini yumana kadar safran üretiminden, tarladaki emeğinden ve bu kadim bilgiyi köyü ziyaret eden araştırmacılara ve yeni nesillere aktarmaktan asla vazgeçmeyen Hatice Özkul, Safranbolu safranının günümüze ulaşmasındaki en büyük mimarlardan biri olarak adını tarım tarihine altın harflerle yazdırmıştır.

Şerife Ünsal: Davutobası’nın Diğer Direniş Kalesi

Hatice Özkul’un açtığı yolda ve onunla tam olarak aynı kaderi paylaşan, safran kültürünün sönmesini engelleyen bir diğer abidevi figür, yine Davutobası köyünden Şerife Ünsal’dır. Eşi Ali Ünsal’ın vefatından sonra safran tarlalarını terk etmeyen, 70’li yaşlarını aşmış olmasına rağmen inatla safran üretmeye devam eden Şerife Ünsal, Hatice Özkul ile birlikte Davutobası köyünü safranın son kalesi haline getirmiştir.

1990’lı yıllarda, tüm Türkiye’de yıllık safran ithalatı 1 ton civarına ulaşmışken ve yerli üretim birkaç kilograma kadar gerilemişken, Şerife Ünsal ve Hatice Özkul’un ellerindeki birkaç yüz metrekarelik arazide yaşattıkları o soğanlar, bugün Türkiye’nin dört bir yanına dağılan safran genetiğinin “Nuh’un Gemisi” işlevini görmüştür. İlerleyen yaşlarına, romatizmal ağrılarına ve bedensel yorgunluklarına rağmen topraktan kopmayan bu iki kadın, safranın “kırmızı altın” olarak modern dünyada yeniden değer kazanmasına kadar geçen o karanlık on yıllarda kormların (soğanların) genetik materyalini bozulmadan korumuşlardır. Onların bu sessiz ama görkemli direnişi, tarımın sadece toprağı işlemek değil, bir hafızayı yaşatmak olduğunu kanıtlayan en somut örnektir.

Hamide ve Turan Özsoy, Hüseyin Çiner ve Hilmi Kılıç

2000’li yılların başından itibaren, devletin ve yerel kurumların destekleriyle üretim bir restorasyon ve büyüme sürecine girmiştir. Bu süreçte, Hatice Özkul ve Şerife Ünsal’ın koruduğu genetik mirası devralan, atalarından miras kalan tarlalarda modern tarım teknikleriyle geleneksel bilgiyi harmanlayan yeni nesil öncü üreticiler tarih sahnesine çıkmıştır.

Hamide ve Turan Özsoy çifti, safran üretimini sadece bir bahçe uğraşı olmaktan çıkarıp profesyonel ve ölçeklenebilir bir aile işletmeciliği modeline taşıyan isimlerin başında gelir. Üretim alanlarının genişletilmesi, soğanların hastalık ve zararlılardan (örneğin Rhizoctonia crocorum mantarı) korunması için modern biyolojik mücadele yöntemlerinin geleneksel nöbetleşe ekim kurallarıyla birleştirilmesi, Özsoy çiftinin safran tarımına getirdiği önemli katkılardır. Hamide Özsoy’un kadın emeğini organize etmesi, hasat döneminde köydeki diğer kadınları bir araya getirerek stigmaların çiçeklerden ayrılması ve kurutulması süreçlerinde bir “imece” ruhu yaratması, kırsal kalkınmanın yerel dinamiklerini harekete geçirmiştir.

Hüseyin Çiner, safran tarlalarının bilimsel analizlerle yönetilmesi, toprak yapısının (pH, organik madde miktarı) optimizasyonu ve birim alandan alınan verimin artırılması konularında öncülük eden bir diğer idealist üreticidir. Onun çabaları, safranın geleneksel sınırlarını aşarak daha geniş arazilere yayılmasında kilit rol oynamıştır.

Hilmi Kılıç ise safranın sadece bir tarım ürünü olarak kalmayıp, yüksek katma değerli ticari bir metaya, turistik ve gastronomik bir araca dönüşmesinde iz bırakmış bir üreticidir. Üretilen safranın modern ambalajlama teknikleriyle, nemden ve ışıktan korunarak (krosin, safranal ve pikrokrosin oranlarının düşmesini engelleyerek) tüketiciye ulaştırılması, ayrıca safranlı lokum, safranlı sabun, kozmetik ve şifa ürünleri gibi yan ürünlerin geliştirilmesi süreçlerinde Hilmi Kılıç’ın vizyonu etkili olmuştur.

Sirke ve Pekmez

Çavuş üzümünün yüksek ticari değeri ve sofralık kalitesinin yanı sıra, Safranbolu ve özelinde Yazıköy bağlarında yetişen Çiftlik, Kömüşmemesi, Ak Üzüm, Danagöz ve Kırmızı Laz üzümü gibi diğer yerel üzümlerin değerlendirilme biçimleri, bölgenin çok derin bir gastronomi, gıda muhafaza ve biyokimyasal işleme kültürüne sahip olduğunu göstermektedir. Antik Roma ve Bizans devirlerinden itibaren kurulan devasa taş presler (lituslar) ve kayalara oyulmuş işlikler, Osmanlı döneminde özellikle Rum nüfusun kontrolünde sivil mimarinin bir parçası haline gelmiş ve evlerin alt katlarındaki “şırahane” adı verilen özel mimari birimlere evrilmiştir.

1924 mübadelesi sonrasında Yazıköy, Kıranköy ve Gayza’daki bu şırahaneler, evlere yerleşen Müslüman nüfus tarafından işlevsel bir dönüşüme uğratılarak, sirke ve pekmez üretim merkezleri haline getirilmiştir. Şırahanelerin yapısı incelendiğinde; bağlardan küfelerle taşınan üzümlerin atıldığı taş veya ahşap ezme havuzları, üzümlerin ayakla ezilmesi sonucu süzülen şıranın (üzüm suyunun) biriktiği hazneler ve bu şıranın fermantasyona bırakıldığı yeraltı mahzenlerindeki serin ve loş ortamlar dikkati çeker. Bu mimari ve kültürel süreklilik, Yazıköy sirkesinin sıradan bir sirkeden ayrışarak asırlık bir biyokimyasal mirasa dönüşmesini sağlayan temel unsurdur.

Ahmet Karakulluk

Günümüzde Yazıköy’de sirke üretimini büyük bir titizlikle yürüten bu isim, ailesinin dördüncü kuşak sirke üreticisi olan Ahmet Karakulluk’tur. Karakulluk’un üretim pratiğini Türkiye’deki diğer üreticilerden ayıran ve eşsiz kılan temel unsur; 19. yüzyıldan kalma, yaklaşık 200 yıllık devasa meşe fıçıları ve pişmiş topraktan yapılma antik formlu küpleri (pithos) üretim sürecinin merkezine koymasıdır.

Ahmet Karakulluk’un geleneksel Safranbolu evinin alt katında, yani eski şırahane bölümünde konumlanan 50’den fazla meşe fıçı (çoğu oval ve konik formda tasarlanmış), sadece görsel birer antika eşya değeri taşımamakta; sirkenin biyokimyasal gelişiminde ve asetik asit fermantasyonunda başrolü oynamaktadır. Fermantasyon, yaşayan mikroorganizmaların (asetik asit bakterileri – Acetobacter) şıradaki alkolü asetik aside dönüştürmek için sürekli ve dengeli bir şekilde oksijene ihtiyaç duyduğu biyolojik bir süreçtir.

Meşe ağacının doğal gözenekli yapısı, sirkenin dışarıdan yavaş, stabil ve dengeli bir şekilde “mikro-oksijenasyon” adı verilen nefes alma işlemine maruz kalmasını sağlar. Bu sayede asetik asit bakterileri boğulmadan, ideal hızda çalışır. Aynı zamanda meşe ağacından şıraya geçen fenolik bileşikler (vanilin, laktonlar, hidrolize edilebilir tanenler), üzümün doğal aromalarıyla bütünleşerek son derece kompleks, keskinliği dengelenmiş, yakıcı asiditeden uzak, yumuşak içimli bir sirke profili oluşturur. Ahmet Karakulluk’un dedelerinden devraldığı ve aynı geleneksel titizlikle sürdürdüğü bu yöntem, endüstriyel sirkelerin fabrikalarda kimyasal müdahalelerle birkaç gün veya hafta içinde hızlandırılmış süreçlerle üretildiği günümüz dünyasında, tam 1 yıl süren, meşakkatli, doğal bir sabır ve ustalık işidir.

Ahmet Ayyıldız

Yazıköy’deki üzüm hasadı (bağ bozumu) ritüeli hem sirke hem de kış aylarının temel enerji, karbonhidrat ve şifa kaynağı olan pekmez yapımı için de kritik ve son derece telaşlı bir dönemdir. Köy sakinlerinden Ahmet Ayyıldız, bu sürecin kültürel, sosyolojik ve sağlık boyutunu yaşatan geleneksel üreticilerden bir diğeridir.

Ahmet Ayyıldız ve onun gibi geleneksel köy sakinleri için bağlar, salt tarım arazisi değil, “gözleri gibi baktıkları” ve atalarından emanet aldıkları kutsal üretim alanlarıdır. İklim değişiklikleri veya yaz aylarındaki şiddetli kuraklık nedeniyle suyun az olduğu, üzüm tanelerinin istenilen iriliğe ulaşamadığı en zorlu yıllarda bile hasat, hiçbir şekilde aksatılmadan aynı coşkuyla ve şükranla yapılır. Üzümlerin küfelerle toplanıp evlerin altındaki şırahanelerde özel ezme taşlarında çiğnenmesiyle elde edilen ilk taze şıradan bir bardak içmek, Yazıköy’de kan yaptığına, bağışıklığı artırdığına ve şifa verdiğine kesin olarak inanılan asırlık bir ritüeldir.

Yazıköy’de pekmez yapımı, şıranın içine yöreye has özel pekmez toprağı (yüksek kalsiyum karbonat içerikli marnlı beyaz toprak) katılarak üzümdeki malik ve tartarik asitliğinin alınması, şıranın durultulması (kestirme işlemi) ve ardından açık havada, odun ateşinde, devasa geniş bakır tavalarda saatlerce ağır ağır kaynatılarak suyunun uçurulması (konsantrasyon) aşamalarından oluşur. Ahmet Ayyıldız gibi üreticilerin her sonbaharda tekrarladıkları bu meşakkatli mesai, köydeki dayanışma (imece) kültürünü güçlendiren, yardımlaşmayı artıran ve komşuluk bağlarını her yıl yeniden tazeleyen çok güçlü bir sosyolojik işleve de sahiptir.